|
|

Osmanlı
İmparatorluğu, Doğu-Batı ülkeleri arasındaki konumu "nedeniyle,
kervan yolları üzerindeki kentlerini, limanlarını ve alt yapılarını
geleneksel işlevinde korumaya ve yaşatmaya gayret ettiyse de, 17.
yüzyıl sonuna kadar ancak bir yüzyıl daha sürdürebildi. Buralardan
sağlayabildiği ticaret, gümrük ve transit vergi gelirlerinin çok
daha fazlasını, ağır, atıl ve masraflı sistemini korumanın bedeli
olarak ağır bir biçimde ödedi.
Bizans döneminde gördüğümüz koyu merkeziyetçi yapının bir benzeri,
Osmanlı imparatorluk yönetim sisteminde de karşımıza çıkıyor. Toprak
ve işletmelerin gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafından
yapılıyordu. Büyük kentlerde toplanmış tüccarlar, sarraf denilen
tefeciler, has, zeamet ve tımar sahipleri, sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardı.
Ancak, devlet bu sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiğinde el koyabiliyordu.
Bu ise özel mülkiyet, yatırım ve özel girişimciliğin gelişmesini
engelliyordu.
Yukarıda anılan olmusuzlukların yanısıra, Ö. L. Barkan, R. C. Jennings
ve S. Faroqhi'nin demografik çalışmalarına baktığmızda, 16. yüzyılda
Anadolu'da nüfusun %50'den fazla arttığı görülür. Bu ise başta gıda
olmak üzere temel ihtiyaçların aynı oranda artmasını gerektirmekteydi.
Öte yandan, hammadde temininde güçlük çeken loncalar da üretimlerini
daraltmak zorunda kalmış, kentlerde işsizlik ve toplumsal olaylar
başgöstermişti. Kısacası 16. yüzyılın ikinci-üçüncü çeyreğinde gelişen
ve kırlarla, kentler arasındaki işbölümünün derinleşmesini, meta
üretiminin yaygınlaşmasını ve iç ticaretin genişlemesini sağlayan
ekonomik canlılık, 1570'lerden sonra tersyüz olmuştu.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen birçok ülkeden oluşan imparatorluğun
iç pazarları canlılığını uzun süre korudu. Güçlü lonca örgütlerine
dayalı üretim birimlerinin çeşit ve kaliteleri yüksek düzeylere
ulaştı. Ancak, uluslararası olmaktan çok, iç ve bölgeler arası pazarlara
yönelik bu faaliyetler, hızlı bir gelişme içinde olan dünya ticaret
ve ekonomisinin çok gerilerinde kaldı. Bu dönemde imparatorluğun
diğer bölgelerinde görülen toplumsal olaylar, İçel Sancağı'nda da
ciddi boyutlarda ortaya çıktı. Bozulan ekonomik, yönetimsel ve toplumsal
yapı ile birlikte, merkezin zayıflayan otoritesi karşısında, İçel
yöresinde "suhte" (medrese öğrencileri) ayaklanmaları
kanlı bir biçimde bastırılabildi. Öte yandan yerel beylerin yönetimde
söz sahibi olduğu "ayanlık" denilen oluşum sürecinde,
İçel Sancağı Kaza Ayanı Arapoğullan, Silifke Kazası Ayanı Gölgelioğlu
Mustafa ve Mamuriye Kazası Ayanı Abdülmümin Beyler'in başına buyruk
yönetimleri, merkezden yapılan müdahalelere rağmen önlenememişti.
Sultan II. Mahmud'un yönetime gelmesi ile (1808) Ayanlık ortadan
kaldırılmış, batı Avrupa ile ilişkiler geliştirilmiş, yönetimden
ekonomiye kadar hemen her alanda yenilikçilik hareketleri başlatılmıştı.
Hızla sanayileşen ve makinalı üretime geçen Batı Avrupa ülkeleri,
dünya genelinde uyguladıkları sömürgecilik ile hammadde ve ekonomik
kaynak alanlarım genişletmekteydiler. Osmanlılar ise, ağır savaş
giderleri ve mali sorunlar nedeniyle bu gelişmelerin çok gerisinde
kalmış, el emeğine dayalı sanayii düzeyini aşamamıştı. Kaynaklar
incelendiğinde, bu dönemde, yörenin Antik ve Orta Çağlar'daki ekonomik
ve ticari canlılığım yitirdiği, İçel limanlannın ve kentlerinin
ıssız ve bakımsız birer balıkçı ve çiftçi yerleşimler olduğu görülür.
1838 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle yapılan Serbest Ticaret anlaşması
ve uygulanan bağımsız gümrük politikaları, tarımsal ürünler ve sanayi
hammaddelerinin ihracatım artırırken, korumasız kalan ve el emeğine
dayalı yaygın sanayii yok etmeye başlamıştı. Ayrıca Osmanlı uyruklarının
aleyhine, yabancı yatırımcı ve tüccarların lehine olan hatalı uygulamalar,
yerli sanayi ve ticaretin gelişmesini hemen tamamıyle durdurmuştu.
Kısacası Serbest Ticaret Anlaşması denilen bu yıkım metni, zaten
bunalım içinde olan maliyeyi daha da sarstı. Yeni düzenlemelere
gidildiyse de çok geç kalınmıştı. Islah-ı sanayi komisyonlarına
gelen kötü haberler artarak çoğaldı. Sonunda ünlü muharrem kararnamesiyle
kurulan "Duyun-u Umumiye", batılı ala-caklılar için Osmanlı
gelirlerine kaynaklarında el attı.
İmparatorluk genelinde yaşanan bu olumsuzluklara karşın, kitabımızın
Mersin kentini tanıtan bölümünde görüleceği gibi, İçel yöresi kentlerinden
Tarsus ve Mersin, tarımsal ürün ihracatının katlanarak arttığı tarıma
dayalı çırçır, yağ, iplik, çeltik gibi sanayi işletmelerinin kurulduğu
İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa, gibi önemli Osmanlı kenti arasında
yeralmıştı. Osmanlı imparatorluğu'nun çöküş sürecinin sonlarına
doğru, 1908 yılından itibaren, yönetime ağırlığını koyan İttihat
ve Terakki Partisi'nin ulusçu yaklaşımları sonucu, yeni ekonomik
düzenlemelere gidilmekteyken, I.Dünya Savaşı patlak verdi. Bu savaşa
kayıplarını telafi edeceğini sanarak giren yönetim, yenilgi sonucunda
geriye yıkılmış ve yokolmuş bir imparatorluk bıraktı. Elde kalan
son sanayi kırıntıları da bu şekilde kaybedildi. Ulusal bağımsızlık
mücadelesi başladığında İçel'in de içinde bulunduğu verimli ovalara,
az sayıdaki sanayi tesislerine, liman ve tersanelere sahip stratejik
ve ekonomik yerleşimler, Batı Avrupalı sömürgeciler tarafından öncelikle
işgal edilmişti.
Mustafa Kemal'in önderliğinde örgütlenen bağımsızlık hareketi ve
Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi, bağımsızlık mücadelesin!
başlattığında böylesine yokluk içinde başvuracağı tek kaynak, onuru
dışında hemen bütün maddi varlığım yitirmiş Anadolulu yurtsever
insanlar ve kırsal yörelerde ayakta kalabilmiş el emeğine dayalı
küçük işletmelerdi.
<<<Mersin
Anasayfası
Devam
>>> 1 - 2
|